83 yıl önce Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrıldı.
Hakkın rahmetine kavuştu.
Allah rahmet eylesin.
Mekanı cennet olsun.
O’nun ayrımızdan ayrılışı sadece bizde değil birçok ülkede üzüntü ile karşılandı.
Günümüz insanı o’nu tarih kitaplarının yazdığı kadar tanıyor…
Farklı ülke tarihçilerinin yazdıklarından Atatürk’ün dehasını ve yaptıklarını daha iyi anlıyor ve kavrayabiliyoruz.
Ancak…
Bugün gelinen noktada…
Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının ülkemiz için yaptıklarının anlaşılamamış olması ve hatta eleştirilere konu yapılması esef verici bir durumdur.!
Atatürk tartışılabilir mi?
O bir tabu olmadığına göre tartışılabilir tabi…!
Ama biz onu tartışma konusu yaparken tarihimizi/kendimizi de tartışma konusu yaptığımızı biliyor muyuz ?
“Atatürk bugün bazılarına göre diktatördür.
Bazılarına göre demokrat değildir.
Muhaliflerine söz hakkı tanımayan bir despottur.”
Bu gibi yorumlar tarihimize yapılmış büyük bir hakarettir.
Bakın ne diyorum…
Tarihimize karşı yapılmış bir tür saldırıdır.
Şimdi bu demokrasi konusu ele alıp düşüncelerimizi belirtmeye çalışalım.
Öncelikle şu iyi bilinmelidir ki…
Demokrasi bir ülkeye zembille inmez.
Tarihsel süreç içinde sınıfların gelişimi ve isteklerine göre ülke içinde şekillenir.
Bir gelenek oluşturur.
Zaman içinde sistemleşir.
Avrupa’da daha Osmanlı Devleti kurulmadan önce demokratik gelişmeler söz konusudur.
İngiltere’de 1215 tarihli Magna Charta(Büyük Şart) demokrasi adına büyük hamledir.
Bizde bunun karşılıkları 1808 tarihli Sened-i İttifak adlı belge ile 1839 tarihli Tanzimat Fermanı’dır.
Demokrasi konusunda tartışma yaparken bu bilgileri bilerek konuyu ele almakta yarar vardır.
Çünkü belirttiğim gibi demokrasi gökten zembille inmez.!
Demokrasi açısından Batı ile aramızdaki farkı göz önünde tutarak demokrasi kültürümüzü değerlendirmeye almakta yarar vardır.
Atatürk Osmanlı Devletinden çok farklı bir devlet kurmuştur.
Bu devleti farklılaştıran iki unsur vardır.
Birincisi; ulus-devlet olma özelliğidir.
İkincisi de hukuk kurallarının akla ve bilime dayandırılması yani laik olmadır.
Atatürk’ün bir inkılapçı olduğu düşünülecek olursa onun demokrasiye geçememiş olmasını yadırgamamak gerekir.
Demokrasiye geçilmiş olsaydı Atatürk bu devleti yeni ilkelere göre şekillendiremezdi.
Takrir-i Sukun Kanunu ile birlikte belki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kapatılmasını eleştirebilirsiniz ama…
Bu parti olsaydı demokratik muhalefet inkılapların yapılmasını engelleyecekti.
Yeni çağdaş modern bir devlet kurmak mümkün olmayacaktı.
Sosyolojik olarak bu mümkün değildi.!
Hem demokrasi hem de inkılapların aynı anda gerçekleştiği dünya üzerinde bir ülke yoktur.
O zaman kafamızda şöyle bir soru oluşmasını doğal karşılamak gerekir.
Yapılanlar halka rağmen halk için mi yapılmıştır.
Evet…
Tamtamına doğru bir tespit.
Tepeden inmecilik söz konusudur.
Bugün tartışılan da bu değil midir.?
Demokrasiyi bu bağlamda Atatürk inkılaplarının nihai bir sonucu olarak kabul etmek gerekir.
Eğer Atatürk zamanında yapılan inkılaplarla bu alt yapı oluşturulmamış olsaydı Türk demokrasisi bugünkü mevcudiyetini elde edemezdi.
Şöyle demek istiyoruz…
Türk demokrasisini değerlendirmek istiyorsanız Atatürk dönemine değil bugün içinde bulunduğumuz sürece bakalım.!
Bunu yapmazsak değerlendirmelerimizde bir garez aramak doğru olacaktır.
O’ da tarihi olarak bizi farklı sonuçlara ulaştıracaktır.
Atatürk konusunda bugün için yaşanan yorum garabeti nedeni bu değil midir.?
