Reklam
Reklam
52
Yapay Zeka
Yazıyı sesli dinle
0

Karabük’ün Mitolojik Haritası

Sanat Tarihi Ajandası 20.

Bir kenti tanımanın iki yolu vardır.

Biri haritalara bakmaktır.

Diğeri ise efsanelere.

Belki de Karabük’ü artık yollarıyla, fabrikalarıyla, ilçeleriyle değil; mitolojinin kadim kahramanlarının gözünden okumayı denemeliyiz.

Çünkü her coğrafya, kendine ait bir masalı hak eder.

Ben olsam Karabük’ün Olimpos’unu hiç düşünmeden Keltepe’ye kurarım.

Bulutların arasına karışan zirvesiyle Keltepe, sanki Zeus’un şimşeklerini sakladığı dağdır. Kışın beyaza bürünen yamaçları, tanrıların yeryüzüne en yakın durduğu yer hissini verir. Rüzgarın uğultusu bazen eski bir lir ezgisi gibi yankılanır.

Eflani’nin dingin göletlerine baktığımda ise aklıma hep su perileri gelir.

Yunan mitolojisindeki Naiadlar… Suları koruyan, göllerde ve pınarlarda yaşayan zarif ruhlar… Sabahın ilk ışığında göletin üzerine çöken sis, insanı ister istemez “Acaba biraz önce buradan bir peri mi geçti?” diye düşündürür.

Ovacık ise bana hep Prometheus’u hatırlatır.

Sarp kayalıkların arasında yükselen yalnız zirveler, ateşi insanlığa armağan ettiği için cezalandırılan o büyük Titan’ın sessiz direnişini çağrıştırır. Kartalın her gün yeniden geldiği kaya belki de Anadolu’nun herhangi bir zirvesindeydi. Kim bilir… Belki de Ovacık’ın rüzgarı hala o hikayeyi anlatıyordur.

Eğer Afrodit bir Anadolu kentini kendine yurt seçecek olsaydı, mermer saraylar yerine belki de safran kokulu bahçeleri, çıkmalarından ışık süzülen konakları ve taş sokaklarıyla Safranbolu’yu seçerdi. Çünkü gerçek güzellik, gösterişte değil; yüzyıllara rağmen korunabilen ruhtadır.

Dar sokaklarında yürürken Hermes’in haber taşıyan sandaletlerinin sesi duyulur gibi olur. Ahşap konakların pencerelerinden Athena’nın bilgeliği, Hestia’nın sıcaklığı taşar. Her ev, geçmişi geleceğe ulaştıran sessiz bir tapınaktır.

Yenice ormanlarında ise Pan’ın kavalı hiç susmaz.

Türkiye’nin en değerli blok ormanlarından biri olan bu yeşil deniz, mitolojide kırların ve ormanların tanrısı Pan’ın en sevdiği yer olurdu kuşkusuz. Ağaçların arasından gelen kuş sesleri, derelerin şırıltısı ve rüzgarın uğultusu onun görünmez ezgilerine dönüşür.

Eskipazar ise bana göre bir açık hava müzesinden çok daha fazlasıdır.

Hadrianopolis Antik Kenti ile başlayan hikaye, Roma’dan Bizans’a uzanan katmanlarıyla Anadolu’nun hafızasını taşır. Burada yürürken insan, yalnızca taşlara değil, yüzyılların sessizliğine de dokunur. Sanki Mnemosyne, yani hafıza tanrıçası, bu topraklarda yaşamaya devam ediyordur.

Hadrianopolis bize bir gerçeği fısıldar: Mitoloji ile arkeoloji birbirinden sanıldığı kadar uzak değildir. Biri anlatıyı, diğeri ise o anlatının izlerini gün yüzüne çıkarır.

Karabük merkez ise başka bir mitoloji kahramanına aittir.

Demirin ateşle buluştuğu bu şehirde, KARDEMIR bacalarından yükselen duman bana hep Hephaistos’un ocağını hatırlatır. Ateşin ve demirin tanrısı, sanki yeni atölyesini burada kurmuştur. Çünkü her çelik, önce ateşin sabrından geçer.

Belki bunların hiçbiri yaşanmadı.

Belki Zeus hiç Keltepe’ye çıkmadı.

Pan hiç Yenice’de kaval çalmadı.

Prometheus hiçbir zaman Ovacık kayalıklarında zincire vurulmadı.

Ama şehirler yalnızca gerçeklerle yaşamaz.

Şehirler, insanlar onlara hangi hikayeyi yakıştırıyorsa onunla da büyür.

Belki de Karabük’ün bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey; yeni yollar kadar yeni hikayelerdir.

Çünkü bir kentin kültürel hafızasını yalnızca arkeoloji değil, hayal gücü de inşa eder.

Belki de bütün bunlar hala yaşanıyor; biz modern hayatın gürültüsünde dağların fısıltısını, ormanların ezgisini ve taşların anlattığı hikayeleri duymayı unuttuğumuz için fark etmiyoruz.

Ve bazen bir dağ, sadece bir dağ değildir.

Bazen o dağdaki zirve, insanın kendi Olimpos’u oluverir.