Sanat Tarihi Ajandası 22.
Emeğin tarihi var, peki emeğin değeri nerede başlar?
Bir işçi kenti düşünün…
Karabük.
Emeğin, alın terinin ve ağır sanayinin şekillendirdiği bir şehir.
Elbette burada her sektörde çalışan işçilerin emeğinden söz etmek gerekir. Ancak bu yazıda, konuyu daha görünür kılabilmek adına ağır sanayi işçileri üzerinden bir örneklem yapacağım.
Çünkü Karabük’ün hikayesini anlatırken demirden ve çelikten söz ediyorsak, o demire ve çeliğe hayat veren emeği de yazmak zorundayız.
Bu kentin tarihini yalnızca taş binalarından, fabrikalarından, ısıtma sistemlerinden ve yollarından okuyamazsınız.
O kenti asıl anlatan, o yapıları inşa eden insanların yaşadıklarıdır.
Karabük’ü anlatırken demirden, çelikten, haddehanelerden söz ederiz. Şehrin sanayi kimliğiyle övünürüz. Fabrika bacalarının bu kentin hikayesindeki yerini biliriz.
Peki çalışanların hikayesini ne kadar konuşuyoruz?
İşte Sanat Tarihi Ajandası’nın bu haftaki sorusu tam da burada başlıyor:
Emeğin tarihini biliyor muyuz, yoksa emeğin kendisini mi unuttuk?
İşçi hakları, insanlık tarihinin kendiliğinden bize bıraktığı bir miras değildir. Bugün “normal” kabul ettiğimiz çalışma saatleri, ücret hakkı, izin, iş güvenliği, örgütlenme ve insanca çalışma koşulları; insanların yıllarca verdiği mücadelelerin sonucudur.
19. yüzyılın ağır sanayi koşullarında günde 12-14, hatta daha uzun saatler çalışan işçilerden bugünün çalışma düzenine uzanan yol, yalnızca ekonomik bir dönüşüm değildir.
Bu aynı zamanda insanın emeğinin karşılığını isteme tarihidir.
Ve bugün Karabük’te sormamız gereken soru şudur:
Bu tarihten gerçekten ne öğrendik?
Yeni işe başlayanla 20 yıllık çalışanın ücreti aynı
Karabük’te özellikle asgari ücret üzerinden şekillenen çalışma hayatında dikkat çeken sorunlardan biri, kıdemin ücret karşılığının giderek ortadan kalkmasıdır.
Bir işyerinde işe yeni başlayan çalışanla, aynı işi yıllardır yapan; işi bilen, sorumluluk alan, kurumu tanıyan, yıllarını o işyerine vermiş personel arasında anlamlı bir ücret farkı oluşmuyorsa burada yalnızca bir maaş probleminden söz edemeyiz.
Burada emeğin ve tecrübenin değersizleştirilmesi problemi vardır.
Çünkü bir insanın 20 yıllık deneyimi, işe yeni başlamış biriyle aynı ücret skalasına sıkıştırılıyorsa çalışana verilen mesaj oldukça açıktır:
“Ne kadar çalıştığının, ne kadar bildiğinin, ne kadar fedakarlık yaptığının çok da önemi yok.”
Oysa iş hayatında kıdem yalnızca takvim yaprağındaki yıllar değildir.
Kıdem, işi öğrenmektir.
Hata yapmamak için yılların deneyimini kullanmaktır.
Yeni gelen personele işi öğretmektir.
Kriz anında sorumluluk almaktır.
İşyerinin işleyişini, alışkanlıklarını ve hafızasını bilmektir.
Bazen hiç kimsenin fark etmediği bir sorunu daha ortaya çıkmadan görmektir.
Bazen yıllardır yaptığı işin bütün inceliklerini yeni başlayana aktarmaktır.
Kısacası kıdem, işyerinde geçirilen zaman değil, o zamana sığdırılan emektir.
Peki bütün bunların karşılığı nedir?
Daha fazla sorumluluk mu, daha fazla saygı mı, daha iyi bir ücret mi?
Yoksa yıllarını verdiğin işyerinde, yeni başlayan bir çalışanla aynı noktada durduğunu görmek mi?
İşte asıl kırılma burada başlıyor.
Çünkü insan yalnızca para kazanmak için çalışmaz.
Çalıştığı yerde değer görmek, emeğinin fark edildiğini bilmek ve yıllar içinde kazandığı tecrübenin karşılığını alabilmek de ister.
Bir insan sevdiği işi yapabilir.
İşini gerçekten iyi yapıyor olabilir.
Yıllarını o mesleğe vermiş olabilir.
Çalıştığı kurumu kendi kurumu gibi benimsemiş olabilir.
Ancak hayatın gerçekleri vardır.
Kira vardır.
Fatura vardır.
Mutfak vardır.
Çocukların ihtiyaçları vardır.
Eğitim giderleri vardır.
Ulaşım vardır.
Sağlık harcamaları vardır.
Ve bütün bunların karşısında, yılların emeğinin hala asgari ücret sınırında tutulması insana ister istemez şu soruyu sordurur:
“Sevdiğim işte kalmak mı, yoksa geçinebilmek için başka bir iş aramak mı?”
Belki de bugün çalışma hayatının en acı çelişkilerinden biri tam olarak budur.
İnsan sevdiği işi bırakmak istemiyor; ama emeğinin karşılığıyla hayatını sürdüremiyorsa, sevdiği işten ayrılmak zorunda kalıyor.
İşte burada mesele artık yalnızca ücret değildir.
Mesele, insanın emeğiyle kurduğu hayat arasında sıkışıp kalmasıdır.
Peki bütün bunların üzerini neyle örtüyoruz?
“İş böyle.”
“Piyasa böyle.”
“Şartlar böyle.”
“Çalışmak istemeyen çalışmasın.”
“Senin ne ihtiyacın olacak ki?”
“Biz de zamanında böyle çalıştık.”
Peki gerçekten öyle mi?
İnsanca çalışma koşulları
Çalışma hayatında bazen en temel ihtiyaçlar bile ikinci plana itilebiliyor.
Oysa insan gününün büyük bölümünü işyerinde geçiriyor.
Tuvalete ulaşabilmek bir ayrıcalık değildir.
Yemeğe, temiz suya erişmek bir lütuf değildir.
Dinlenebilmek bir ödül değildir.
Güvenli ve sağlıklı bir ortamda çalışmak ise tartışma konusu olmamalıdır.
Çünkü bir işyerinin değeri yalnızca makineleriyle, üretimiyle ya da büyüklüğüyle ölçülmez.
Asıl değer, insanı merkeze koyabildiği yerde başlar.
Belki de çalışma hayatında yeniden hatırlamamız gereken en basit gerçek budur:
İnsan emeğinin değeri önce insan olmayı bilmekle başlar.
