“Nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşır
oysa ben akşam olmuşum.”
Attila İlhan
Türk edebiyatının usta şair ve romancısı Attila İlhan, 10 Ekim 2005 tarihinde aramızdan ayrılmadan kısa süre önce onun hakkında bir köşe yazısı kaleme almıştım. Safranbolu’nun önemli değerlerinden, kıymetli büyüğüm Aytekin Kuş, gazeteye her sabah bir simitle gelir, küçük odun sobasının üzerinde demlenen çayını içer ve çoğu zaman sessizce çalışmalarını sürdürürdü.
O gün bana dönüp şöyle demişti:
“Aferin sana Oğuzkağan. Attila İlhan’ın şiiriyle güzel bir yazı yazmışsın. İnsanları hayattayken hatırlamak kıymetlidir. Yazmaya devam et. Bazı şeyler hissedilir. Senin iyi bir kalemin olacak.”
Bu sözleri, şiirlerimi benden habersiz Hece Dergisi’ne gönderen merhum Hüseyin Avni Cinozoğlu da sık sık söylerdi. Dergide “gelecek vaat eden gençler” arasında gösterildiğimde açıkçası en çok ben şaşırmıştım.
O yıllarda kelimelerin büyüsü, Safranbolu Ekspres Gazetesi’ni adeta bir efsane kütüphanesine dönüştürmüştü. Sevgili Serap Karaoğlu’nun bana verdiği güven ve haber aşkıyla bugün dönüp baktığımda, çalıştığımız gazetenin dar koridorları ve kitaplarla çevrili odaları bana sanki Safranbolu Kalesi’nin kuzeybatı köşesinde yükselen hayali bir Kütüphane Kulesi’ni hatırlatıyor. Büyük ustalar el yazmaları oluştururken bizler de onların arasında çıraklık yapan yardımcıları oluyorduk. Ben ise kendimi bazen İskenderiyeli Hypatia gibi hissediyordum.
Kimler kimler vardı; Necati Karaoğlu, Ali Efe, İlhan Karaman, Yavuz İnce ve Hür Kalyoncu. Küçük bir Ekspres Okulu kurulmuş, Safranbolu’da adeta bir Ekspres Ekolü doğmuştu.
Haziran’da ölmek zordur
Nazım Hikmet, Orhan Kemal ve daha niceleri gibi sen de Haziran ayında yitirdiklerimiz arasına katıldın. Çünkü bazı aylar yalnızca takvim yapraklarından ibaret değildir; bir şehrin hafızasına kazınmış insanların, seslerin ve izlerin yeniden hatırlandığı zamanlardır.
Bugün, Safranbolu Ekspres Gazetesi’nin unutulmaz başyazarı Aytekin Kuş’un dördüncü ölüm yıl dönümü.
Bazı insanlar vardır ki şehirler onların kaleminde yeniden kurulur. Safranbolu’nun taş sokakları, geleneksel Türk evleri, sessiz sofaları ve rüzgârla konuşan pencereleri onun yazılarında yalnızca birer manzara değil, yaşayan karakterlere dönüşürdü. Arşiv denildiğinde akla gelen titizliği, düzenlilik denildiğinde hatırlanan ince disiplini aslında bir şehrin hafızasını koruma çabasının yansımasıydı.
Çocukluk anılarımda yer eden o ev! Kütüphanesine girmeye çekindiğimiz, kitapların arasında kaybolduğumuz günler. Büyük aşkı Zehra Kuş’un sıcaklığı, hoşgörüsü ve güler yüzü; Bilge, Cem ve Can ile birlikte saatlerce koşturduğumuz avlular. Yün halılarla kaplı, kendi içinde koca bir dünya barındıran o “Kuş Malikanesi”, yalnızca bir ev değil; bir kültürün, bir sohbet geleneğinin ve bir yaşam biçiminin mekânıydı.
Aytekin Kuş’un Safranbolu’nun kültür ve turizm hayatına bıraktığı iz, yalnızca yazdıklarıyla sınırlı değildi. Bir gün Manisa’dan gelen üst düzey bir misafir şöyle demişti:
“Bizde de eski evler, eski kapılar var. Ama sizde bunları anlatan biri var. Fark burada.”
Belki de onun mesleğinin özeti buydu. Çünkü bazen bir şehri güzelleştiren taşları değil; o taşlara anlam yükleyen gözler ve onları anlatan sözlerdir.
Safranbolu’nun bir başka kıymetli değeri olan Kızıltan Ulukavak ile yaptığı sohbetler, köşe yazılarında Türkçeye duyduğu özen, “gönenç” ve “kıvanç” gibi kelimelere olan sevgisi. Bunlar yalnızca dil merakı değil, kültüre duyulan sadakatin göstergesiydi. Nüktedanlığıyla ağırlaşan hayatı hafifletir, Safranbolu’nun asi ama bilge sesini sayfalara taşırdı.
MÜZE KENT SAFRANBOLU YAŞATILMALI
Dönemin valisi kim olursa olsun onu ziyaret etmek için gazeteye uğrardı. Çünkü Aytekin Kuş yalnızca bir gazeteci değil; şehrin hafızasını taşıyan yaşayan bir kurumdu. “Müze kent Safranbolu” adlı gazetenin Safranbolu Kaymakamlığı tarafından yeniden basılması gerektiği gibi.
Siyah şemsiyesi, fötr şapkası, pardösüsü, vakur duruşu ve kendine özgü üslubuyla bir dönemin hafızasında silinmez bir yer edindi. Şehrin anlatılmamış hikâyelerini anlattı, görünmeyeni gösterdi, unutulmaya yüz tutmuş değerleri kayıt altına aldı. Arşivinde Leyla Gencer’den Çelik Gülersoy’a, Gülgün Feyman’dan daha pek çok önemli isme uzanan zengin bir birikim vardı.
Evet, 2000’li yıllarda yerel gazeteciliği ciddiyetle yapan, ilkelerinden taviz vermeyen, gençlere kol kanat geren bir başyazarımız vardı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda yalnızca bir gazeteciyi değil; bir şehrin hafızasını tutan büyük bir anlatıcıyı hatırlıyoruz. Ve belki de en çok, kelimelerin bir şehri nasıl yaşatabildiğini.
Kendime, yaşadığım kente ve onun değerlerine duyduğum sevgiyi artırdığın için teşekkür ederim.
Seni unutmayacağız Aytekin Ağabey, başyazarım.
Mekânın cennet olsun.
