Sanat Tarihi Ajandası, 14.
Karabük…
Demirin ateşle yoğrulduğu, emeğin alın teriyle bir olduğu anlamlı şehir. Bir Cumhuriyet şehri… Fabrikalar kuran fabrika ritmiyle büyüyen, demir ve çeliğin sertliğini gündelik hayatın içine sindiren bir coğrafya. Böyle bir coğrafyada gazetecilik yapmak başlı başına cesaret ister; kadın olarak gazetecilik yapmak ise cesaretin de ötesinde, her gün yeniden kurulan bir direnç pratiğidir.
Bu şehirde bir kadın gazetecinin avantajı mı var? Elbette var. Kadın gözü, çoğu erkeğin aceleyle geçtiği yerlerde durur; görür, çözer, hisseder. Bir işçinin elindeki kesik çizgiyi de fark eder, bir ev kadınının pazar çantasındaki eksikliği de. Bu şehirdeki her ayrıntıyı, sokaktaki çocukların kahkahasını, gece vardiyasından çıkan bir işçinin yorgun bakışını, Safranbolu’nun dokunulmamış bir köşesindeki taş işçiliğini yorumlamak için kadın duyarlılığı bir armağandır.
Fakat dezavantajları yok mu?
Demir kadar soğuk bakışların üzerinize çevrildiği anlar da olur. Basın toplantılarında sesinizi duyurmak için bir oktav daha yüksek konuşmak zorunda kalırsınız. Bazı erkek gazetecilerin, kadın meslektaşlarımızı konuşmalarından çok saçlarının uzunluğuna ya da makyajlarına göre değerlendirdiği ortamlardan geçeriz. Değersiz hissettirme çabası ince ince, kimi zaman şakaymış gibi süzülür cümlelerin içine. Sözünüzü keserler, fikrinizi duymazdan gelirler, “Bu haberi sen mi yaptın?” sorusuyla gücünüzü sınamaya kalkarlar.
Ama bilmedikleri bir şey var:
Kadın gazeteci vazgeçmez.
Bir haberin peşinden giderken karanlık bir fabrikanın kıyısında tek başına da dursa, sorusunu sorar. Çünkü içimizde bir yerlerde, tarihin bize bıraktığı o kadim kadın figürlerinin Hitit tanrıçalarının, Frigya prenseslerinin, Bizans rahibelerinin, Selçuklu Hatunlarının ve Osmanlı Valide Sultanlarının sessiz tanıklarının sesi vardır.
Bizler, bir coğrafyanın kaderine kayıt düşen kadınlarız.
Değerimizi kimsenin belirlemesine izin vermeyiz.
