Şafak Zeki AKCA yazdı…
İnsanın fıtratında vardır eleştirmek de, takdir etmek de… Biz her ikisine de açığız.
Yeter ki küfür ve hakaret olmasın.
Ama işin en güzel tarafı nedir biliyor musunuz?
Kaleme alınan bir yazının okunması, üzerine düşünülmesi ve bir karşılık bulmasıdır.
Bu bir övgü beklentisi değildir.
Bu, emeğin boşa gitmediğini görmenin huzurudur.
Biz yazılarımızı kaleme alırken mümkün olduğunca insan odaklı olmaya gayret ediyoruz.
Birilerini hedef göstermek için değil, meseleleri ortaya koymak için yazıyoruz.
Hakaret etmeden yanlışları söylemek, doğruları teslim etmek, kamu yararına fikir üretmek, hatta proje sunmak…
Gazeteciliğin ve köşe yazarlığının asli görevi budur.
Geçtiğimiz hafta “Sayın Cevdet Akay’a Açık Mektup” başlıklı yazımız üzerine çeşitli dönüşler aldık.
Olumlu yorum yapan da oldu, eleştiren de…
Bir eleştiri özellikle dikkatimi çekti.
“Yazılarınızı okuyup kabız olanlar varmış.” denildi.
Gülümsedim.
Demek ki yazı bir yere dokunmuş.
Demek ki okuyan var.
Bugün asıl mesele zaten bu değil mi? Okuyan bir toplum olabilmek…
Yine aynı eleştiride, Sayın Cevdet Akay’ın muhalefet milletvekili olduğu, benzer söylemlerin iktidar milletvekillerine yöneltilmesi gerektiği ifade edilmiş.
Şunu açık yüreklilikle söyleyeyim:
Yeri geldiğinde iktidar milletvekillerini de eleştiriyoruz, eleştirmeye de devam ederiz.
Bizim için mesele parti değil, mesele memlekettir.
Sayın Cevdet Akay hakkında kötü bir söylemde bulunmadık.
Aksine, muhalefet partisinin idari merkezde çalışkan isimlerinden biri olduğunu ifade ettik.
Ancak şunu da söyledik: Bu yetmez.
Daha güçlü bir muhalefet için, yöremizin gerçek sorunlarının daha yakından takip edilmesi gerekir.
Muhalefet olmak sadece eleştirmek değildir.
Alternatif üretmektir.
Sahada olmaktır.
Vatandaşın derdiyle hemhal olmaktır.
Bizim çağrımız kişisel değil, kurumsaldır.
İktidara da muhalefete de aynı mesafedeyiz.
Doğruya doğru, yanlışa yanlış demek zorundayız.
Çünkü bu şehir hepimizin.
Bu memleket hepimizin.
Eleştiri rahatsız edebilir…
Ama susturulmuş bir toplumdan daha tehlikeli bir şey varsa, o da eleştiriye tahammülsüzlüktür.
Biz yazmaya devam edeceğiz.
Okuyan, düşünen ve fikir üreten bir toplum için…
*
İkincisi…
“Magirus minibüslerinin devri bitmedi mi?” başlıklı yazımızdı.
Bazı minibüsçü dostlarımız sitem etti.
Kırılan oldu, alınan oldu…
Kendilerince haklı oldukları taraflar da var, bunu inkâr etmiyoruz.
Evet, günümüz ekonomisinde ayakta kalmak zor.
Mazot pahalı.
Yedek parça pahalı.
Bakım maliyetleri yüksek.
Sigorta, vergi, gider… Liste uzayıp gidiyor.
Ama mesele insan hayatı olunca, bütün bu mazeretler ikinci plana düşer.
Direksiyon başına geçen bir şoför, sadece bir aracı değil;
O aracın içindeki anneleri, çocukları, yaşlıları, öğrencileri taşır.
Bir emanet taşır.
Ekonomik zorluklar var diye araç bakımlarını erteleyelim mi?
Fren sistemi zayıf ama “idare eder” mi diyelim?
Lastik aşınmış ama “bir süre daha gider” mi diyelim?
İnsan hayatı “idare eder” anlayışına bırakılacak bir mesele değildir.
Biz minibüsçü esnafına düşman değiliz.
Tam tersine, onların da daha güvenli, daha modern araçlarla daha iyi şartlarda çalışmasını isteriz.
Çünkü kaliteli hizmet, esnafın da kazancını artırır.
Güvenli araç, hem şoförü hem yolcuyu korur.
“Bu şartlarda nasıl olacak?” denilebilir.
Olur.
Kooperatif modeli güçlendirilir.
Belediye destek verir.
Kredi imkânları araştırılır.
Araç yenileme teşvikleri talep edilir.
Bir masa kurulur, çözüm konuşulur.
Yeter ki istek olsun.
Yeter ki “böyle gelmiş böyle gider” denilmesin.
Magirus minibüsler bir dönemin hatırası olabilir.
Ama şehir büyüyor.
Nüfus artıyor.
Ulaşım standartları değişiyor.
Bizim derdimiz esnafı köşeye sıkıştırmak değil.
Bizim derdimiz bir kazadan sonra “keşke” dememek.
Minibüsçü dostlarımız…
Bu şehir sizin de ekmek kapınız.
Ama aynı zamanda hepimizin yaşam alanı.
İnsan hayatı her şeyden kıymetlidir.
Gerisi konuşulur, tartışılır, çözülür.
Yeter ki niyet çözüm olsun.
*
Üçüncüsü…
“Karabük’te neden bir Evlilik Vakfı kurulmuyor?” diye kaleme aldığımız yazı…
İnanın en fazla karşılık bulan yazılarımızdan biri oldu.
Özellikle gençlerimizden çok sayıda telefon aldım.
Destek verenler, “yalnız değilmişiz” diyenler, “sesimiz oldunuz” diyenler…
Bu bile meselenin ne kadar gerçek ve yakıcı olduğunu göstermiyor mu?
Bugün Karabük’te birçok gencimiz evlenmek istiyor ama evlenemiyor.
Sebep belli:
Ekonomik şartlar.
Bir ev kurmanın maliyeti ortada.
Kira fiyatları ortada.
Mobilya, beyaz eşya, düğün masrafları ortada.
Asgari ücretle, yeni işe başlamış bir genç bu yükün altından nasıl kalksın?
Gençlerimiz şatafat istemiyor.
Gösterişli düğünler istemiyor.
Sadece bir yuva kurabilecek kadar destek istiyor.
O yüzden çağrımız nettir:
Evet Sayın Valim…
Evet Sayın Belediye Başkanım…
Bir Evlilik Vakfı neden kurulmasın?
Hayırsever iş insanlarımız var.
Sanayicimiz var.
Sivil toplum kuruluşlarımız var.
Belediyemiz var.
Valiliğimiz var.
Bu şehir geçmişte nasıl imece kültürüyle büyüdüyse, bugün de gençleri için bir imece başlatamaz mı?
Evlilik Vakfı ne yapabilir?
• Faizsiz borç verebilir.
• Geri ödemesi evliliğin belirli bir süresinden sonra başlayabilir.
• Beyaz eşya ve temel ev eşyası desteği sağlayabilir.
• Düğün salonu ve resmi işlemlerde indirimler organize edebilir.
Bu sadece bir sosyal yardım değil;
Bu, şehrin geleceğine yatırımdır.
Çünkü evlilik azalırsa nüfus azalır.
Nüfus azalırsa şehir yaşlanır.
Şehir yaşlanırsa üretim azalır, dinamizm azalır.
Gençlerimiz bizden lüks değil, umut istiyor.
Bir başlangıç desteği istiyor.
Bugün destek olursak, yarın güçlü ailelerimiz olur.
Güçlü aileler olursa güçlü bir Karabük olur.
Bu çağrı siyasetin üstündedir.
Bu çağrı toplumsaldır.
Bu çağrı vicdanadır.
Gençlerimiz ses veriyor.
Biz de bu sesi duyuruyoruz.
Kalın Sağlıcakla


