Kentler…
Uygarlık ve kültür abideleridir.
Bir ülkenin gelişmişlik düzeyinin göstergeleridir.
Sadece bu kadar mı?
Elbette ki değil…
Kentler aynı zamanda…
Geçmişin sırdaşlarıdır.
Sevinçli ve hüzünlü günlerin en büyük tanıklarıdır.
Bir kent düşününüz..
Önce kuruluyor ve tarihsel süreci devam ettiriyor.
Sonrada yorulmuşçasına yerinde saymaya başlıyor.
Geçmiş onun için sadece güzel bir anı olmaktan başka bir anlam taşımıyor.
Bir kentin bu hali bizim için artık arkeolojik kazıya konu olmuş demektir.
Eskipazar’ın Hadrianauopolis’i gibi…
Kentler ve insanlar…
Bir bütünü oluşturan yapının vazgeçilmez unsurlarıdır.
Olmazsa olmazları…
Kentlerin vizyonları içlerinde konuk ettikleri insanların durumunu yansıtır.
İnsanlar ise o kentle can veren en önemli varlıklardır.
Yani…
Kentler onlara hayat veren insanlarıyla anılırlar.
Simgeleşirler.
Tarihe iz bırakırlar.
Kentler hancı insanlar yolcudur.
Arkeolojik kazılarda yer altından bir çok kent kalıntıları çıkar.
Ancak içlerinde insanlardan hiçbir iz kalmamıştır.
O halde uygarlığın anlaşılmasına yardımcı olan kentler mi yoksa orada bir zamanlar yaşamış olan insanlar mıdır?
Güzel bir soru değil mi?
İnsanlar yaşadılar ve değerlerleriyle kentlere damgalarını vurdular…
Ve aramazdan çekilip gittiler.
Ancak…
Kentler kalıntılarıyla insanların kültürlerini yaşatmaya devam ederler.
Birçok araştırmaya konu olurlar.
Bizlere geçmişin geleneğini miras olarak bırakmada aracı olurlar.
Kentler;karnımızı doğurmaya çalıştığımız sofra gibidir.
Herkesin köşesine oturup,bir lokma alıp ,şükretmeye çalıştığı geçim mekanlarıdır.
Kentler,içinde misafir ettikleri insanların kültürleriyle yoğrulurlar.
Bu nedenle çeşitli renkleri içinde barındırırlar.
Gökkuşağı gibidirler.
Gündüz ve gece görünümleri birbirinden çok farklıdır.
Kimileri onu gündüz, kimileri de gece seyretmekten hoşlanırlar…
Kentler,adeta bir rüyanın yaşandığı mekanlardır.
Bu öyle bir rüyadır ki , onun içinde başarıdan tutun da başarısızlığa kadar birçok senaryoya malzeme olacak kadar çok ilginç konular vardır.
Herkes o yazılarda kendini bulur ve yine kendini yaşamaya başlar.
Hiç kimse kendine ait olmayan bir senaryoda, başkasının rolünü oynayamaz..
Bazen kendi rolünüze karşı çıktığınız da olur.
Bunu ben oynamak istemiyorum dediğiniz de öteki olmaktan korkup yine kendi kaderinize teslim olursunuz..…
Kentler ve insanlar…
Her zaman var oldular.
Var olmaya da devam edecekler.
Kentler üzüldükçe insanlar da üzülecek.
Sevinçler ve güzel duygular ise birlikte paylaşılacak.
O nedenle içinde yaşadığımız kenti çok sevmeliyiz ki onun şefkatinden,onun bereketli sofrasından,olanaklarından hep birlikte yararlanabilelim.
Asla bizi gelecek kuşaklara anlatacak kentlerle ters düşmeyelim…
O’nu çıkarlarımıza kurban etmeyelim.
Onunla birlikte güzelliklere kucak açalım.(!)…
