İnsanın davranışlarını yaşadığı ortam ve çevre belirliyor…
Dolayısıyla…
Düşünceler mekana göre şekilleniyor…
Böyle bir gerçeklikte insanın yaşadığı kente gözünü kapaması ölmeye yatmak gibi bir şey.
Ya da…
Yaşamı dikkate almamak..
Geleceğe pencereleri kapayarak çaresizliğe kendini teslim etmek zayıflığında kaybolmayı göze almak.
Biz bu hafifliği böyle yorumluyoruz.
Şimdi…
Bu hafiflikten kurtulmak için..
Bizlere yaşamın sorumluluğunu hatırlatan tarihi objeler her zaman elimizin altında olsa…
Geçmişten kuvvet almamızı sağlasalar…
O zaman her şey değişirdi…
İçinde bulunduğumuz ortama bakış açımız farklılaşırdı…
Kente olan sevgimiz ve saygımız daha bilinçli bir hale gelirdi.
O zaman her şey daha anlamlı olurdu…
Birbirimizi daha az üzerdik…
Birlikteliğimiz daha anlamlı hale gelirdi.
İnsanlar birbirine daha az kırılırdı….
Üzüntü verici hadiseler yaşanmazdı.
Kentte yaşamanın manasını kavramaya çalışmak,
Bunun sorumluklarını bilerek hareket etmek,
Onu bir canlı bir organizma gibi düşünmek…
Yeri geldiğinde onunla ağlayabilmek,
Onunla gülebilmek,
Sevinçleri paylaşabilmek,
Varlığını her an içimizde hissedebilmek…
Başka bir deyişle;
Tarihi yeniden inşa edercesine,
Yeni heyecanlara tanıklık edebilmek.
Karabük’ü yeniden anlamaya çalışmak
O’nu yeniden yorumlamak ,ortaya konulan düşünceleri,kenti oluşturan insanlarla paylaşmak…
Tek bir doğrunun olmadığını,değişik düşüncelerin farkına ve lezzetine vararak kavramaya çalışmak…
Bunun için, yaşadığı kentin refah ve mutluluğu için kişisel çıkarları bir tarafa bırakarak,
sorunları çözücü düşünceler üretmek.
Karabük’te yaşamın anlamı; geride bıraktığımız 83 yılın öyküsüne bakınca daha da büyük bir değer kazanıyor…
Cumhuriyetle birlikte onun endüstrileşme tarihine katkı yapan dopdolu 83 yıl…
Karabük’ü anlamak sanki yakın tarihimizi çözümlemek, kavramak gibi bir şey…
Bu da insana tanımlanamaz bir keyif veriyor.
Sadece keyif mi?..
