Şafak Zeki Akca yazdı.
İnsanoğlu binlerce yıldır kıl tüy meselesiyle uğraşıyor.
Çakmaktaşıyla başlayan hikâye, bugün çok bıçaklı jiletlere kadar geldi.
Demek ki mesele yeni değil.
Ama tartışma hâlâ aynı: Sakal mı, tıraş mı?
Bir dönem sakal güçtü.
Bir dönem bilgelik…
Bir dönem isyan…
Bugün?
Biraz moda.
Biraz imaj.
Biraz da “rahatlık bahanesi”.
Araştırmalar diyor ki sakallı erkek kendini daha olgun hissediyor.
Peki gerçekten öyle mi?
Yoksa mesele şu mu:
Bilgiyle, birikimle kazanılması gereken ağırlığı,
yüzümüzdeki birkaç santim kılla telafi etmeye çalışmak mı?
Çünkü kabul edelim…
Gerçek otorite sakalda değil, kafadadır.
Ama öte yandan şu da var:
Her sabah aynanın karşısına geçmek…
Kendine çeki düzen vermek…
Disiplin göstermek…
Bu da küçümsenecek bir şey değil.
Benim tercihim net:
Tıraş olmak, bir temizlikten fazlası.
Bir hazırlık.
Bir ciddiyet hali.
Ama bu şu demek değil:
Sakal bırakan herkes “boş”,
tıraş olan herkes “medenî”.
Mesele yüzde değil.
Mesele zihinde.
Elbette bir parantez açmak gerekir:
Sakal, inanç dünyasında da yeri olan bir tercih.
Peygamber Efendimizin sünneti olarak bu niyetle sakal bırakanlara sözümüz olmaz, olamaz.
Yine de ben her sabah jiletimi alırım elime.
Çünkü bana göre o sadece bir alet değil…
Bir hatırlatma:
“Hazır ol. Düzgün ol. Ciddi ol.”
Gerisi?
Tercih meselesi.
Kalın Sağlıcakla
