Sanat Tarihi Ajandası 13
Ajandanın bu sayfasını Hadrianopolis’e ayırırken içimi hep aynı his kaplıyor:
Sanki tarihin bir yerinde zaman durmuş da biz, binlerce yıl sonra oraya usulca dokunuyoruz…
Eskipazar’ın 3 kilometre batısında, Viranşehir olarak anılan yamaçların arasında saklanan Hadrianopolis, Anadolu’nun gizli kalmış hikâyelerinden biri. Sessiz bir vadide, toprağın altında nefes almaya devam eden bir şehir… Her zerresi gün yüzüne çıktıkça biraz daha uyandığını hissediyorsunuz.
Ama asıl büyü, mozaiklerle başlıyor.
O küçük taşlara yaklaştığınızda insanın bin yıl önce ne düşündüğünü, neye inandığını, neleri kutsal gördüğünü hissedebiliyorsunuz. Dört Nehir Kilisesi’nin mozaiklerinde sarı travertenin sıcaklığıyla can verilen figürler… Phrygia’dan Hadrianopolis’e kadar taşan kültürel yankılar… Ve o tanıdık başlıklar… Tarihin hiç kopmadığını, geleneklerin taşlara bile sinerek aktığını hatırlatıyor.

Hadrianopolis’in bu topraklarda inşa edilmesi kentin nefes aldığı topografyasında da gizli. Roma hamamlarının teraslar üzerine yerleşmesi, şehrin yamaca, suya, vadiye göre şekillenmesi… İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı bir çağın izleri bunlar.
Sonra birden bir kaya mezarı çıkıyor karşınıza.
Basamaklarla yukarı doğru tırmanan oyuklar…
Frigya’nın ana tanrıça kültünden taşınmış bir ritüelin sessiz yankısı… Ölünün ruhunu tanrıya ulaştırmak için yontulmuş taş basamaklar; ne kadar da insanca, ne kadar da tanıdık bir umut.
Bir de ön odalı khamosorion mezarlar var… Anadolu’da tek örneği burada görülen bu iki bölümlü mezar mimarileri, taşın bile benzersiz bir hikaye taşıdığını hissettiriyor. Yanından geçerken istemsizce yavaşlıyorsunuz. Çünkü bu topraklar sadece bir kültürü değil, bir duyguyu, bir yas biçimini de koruyor.
Hadrianopolis’in en büyüleyici yanı ise:
Burası bir Roma şehri ama kalbi bir Frigya hikayesiyle atıyor.
Kaya mezarları, tümülüsler, kapı temalı mezar stelleri… Hepsi binlerce yıl önceki bir kültürün hala bu topraklarda yankılandığını gösteriyor.

Ve mozaikleri yapan ustaların aklından geçenleri düşünmeden edemiyorsunuz. Belki o gün güneş tam kilisenin apsisine düşmüş, gölgeler taşların arasında yol göstermişti. Belki ustanın eli bir an titremişti. Belki bir çocuk, yapılan işi hayranlıkla izliyordu. Şaşkın bakışlarla, kaslı kollarla biçimlenen kompozisyonlar, bizi o dönemlerde nefes alan insanların inançlarına, eski çok tanrılı inancın yerini yeniye yani tek tanrılı inanca nasıl bıraktığını da izleme fırsatı sunuyordu.
Ama bugün, yüzyıllar sonra, o taşlara bakan bizler hala aynı sıcaklığı hissediyoruz. Hala içimizdeki yakarışların ulaşacağı mezarlar, ibadet yerleri ve ebediyete intikalin kutsallığının resmedildiği anıtsal mimariler, insanların ruhunun bir sınıfı, bir rütbesi olmadığını fısıldıyor. Bu hayranlık uyandırıyor.

Hadrianopolis bana hep şunu düşündürüyor:
Tarih sadece geçmiş değildir.
Aynı zamanda bir taşın biçimlenişindeki insan sıcaklığıdır.
Eskipazar’ın rüzgarı mozaiklerin üzerinden geçerken kentin üzerine bir sessizlik iniyor.
Ama o sessizlik ölü değil.
Aksine, binlerce yılın hikayeleri fısıldıyor.
Her ziyaretçi kendi payına düşeni duyuyor.
Ajandamın köşesine bugün şu notu iliştiriyorum:
“Hadrianopolis, insanın geçmişiyle kurduğu en zarif bağlardan biridir.
Mozaikler konuşur; dinlersen anlatır.”
Ve biliyorum ki bu kadim kent, daha anlatacak çok şeye sahip.
Yeter ki biz o hikayeye kulak vermeye devam edelim.
Karabük Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Doç. Dr. Ersin Çelikbaş ve ekibinin titizlikle yürüttüğü çalışmaları ise büyük bir heyecan ve takdirle izlemeyi sürdürüyorum.
- Hadrianopolis Topoğrafyasının ve Doğal Kaynaklarının Kentteki Etkileri (2017-2020 Sezonları) makalesinden görsel ve bilgilerinden yararlanılarak hazırlanmıştır.
